Tüm yazılar

Korkunun Siyaseti: Kriz Anlarında Neden Güçlü Bir Lidere Sığınırız?

Bir deprem, bir savaş, bir salgın ya da bir ekonomik çöküş. Tarih boyunca kriz anlarında toplumların davranışı şaşırtıcı bir şekilde benzer bir yöne kayar: Tartışmaya tahammül azalır, "biz" ile "onlar" arasındaki çizgi kalınlaşır ve kesin konuşan, tek başına karar veren bir lider figürü birden cazip hâle gelir.

Bu yazı herhangi bir ülkenin ya da partinin siyaseti hakkında değil. Bu, insan zihninin tehdit karşısındaki evrensel eğilimleri hakkında. Çünkü bu eğilimler sağda da solda da, Doğu'da da Batı'da da aynı şekilde çalışır.

1. Ölüm Farkındalığı ve Dehşet Yönetimi

Kültürel antropolog Ernest Becker, Ölümün İnkârı adlı eserinde insanın en temel sıkıntısının ölümlü olduğunu bilmek olduğunu söyler. Bu bilgi, ham hâliyle taşınamayacak kadar ağırdır. Kültür, din, ulus ve ideoloji, bu dehşeti yönetilebilir kılan dev bir kalkan işlevi görür.

Becker'ın fikirlerinden yola çıkan psikologlar Jeff Greenberg, Tom Pyszczynski ve Sheldon Solomon, 1980'lerde Dehşet Yönetimi Kuramını (Terror Management Theory) geliştirdi ve bunu laboratuvarda sınadı. Sonuçlar çarpıcıydı.

Bir deney: ABD'de bir grup hakimden, önce kendi ölümleri hakkında kısa bir anket doldurmaları, ardından bir fuhuş davası için kefalet miktarı belirlemeleri istendi. Ölümü düşünen hakimler ortalama 455 dolar kefalet belirlerken, kontrol grubundaki hakimler ortalama 50 dolar belirledi.

Yani ölümü hatırlamak, profesyonel hukukçuları bile kendi dünya görüşlerini daha sert savunmaya itti. Başka bir çalışmada ölüm hatırlatılan katılımcılar, görev odaklı ya da ilişki odaklı liderlere kıyasla karizmatik, büyük vaatler veren liderlere belirgin şekilde daha fazla yöneldi.

2. Özgürlükten Kaçış

Erich Fromm, 1941'de, dünyanın otoriter rejimlerin gölgesinde olduğu bir dönemde Özgürlükten Kaçış kitabını yazdı. Sorusu basitti: Özgürlüğü için yüzyıllarca savaşmış insan, neden ona sahip olduğunda ondan kaçar?

Fromm'a göre modern birey, geleneksel bağlardan (aile, köy, lonca, kilise) kurtulduğunda özgürleşir ama aynı zamanda yalnızlaşır. Özgürlük, seçim yapma sorumluluğu ve belirsizlik demektir. Bu yük ağırlaştığında insanlar üç kaçış yoluna başvurur:

  1. Otoriterlik: Kendini daha büyük bir güce teslim etmek ya da başkalarına hükmetmek.

  2. Yıkıcılık: Tehdit olarak algılanan dünyayı yok etme arzusu.

  3. Otomat uyumculuğu: Kitleye tamamen uyarak bireysel benliği eritmek.

Kriz anları, bu kaçış yollarının en çok kalabalıklaştığı zamanlardır.

3. Otoriter Dinamik: Tehdit Bir Düğmedir

Siyaset psikoloğu Karen Stenner'in çalışmaları önemli bir ayrıntıyı ekler: Otoriter eğilim, bazı insanlarda sürekli aktif olan bir karakter özelliği değildir. Çoğu zaman uykudadır ve belirli bir tür tehditle uyanır. Stenner buna "normatif tehdit" der: toplumun ortak değerlerinin ve birliğinin çözüldüğü hissi.

Bu, aynı insanların sakin zamanlarda hoşgörülü, kriz zamanlarında ise katı olabileceği anlamına gelir. Ve bu düğmeye kimin bastığı, çoğu zaman sanıldığından çok daha önemlidir.

4. İstisna Hâli ve Kalıcılaşan Geçicilik

Hukuk kuramıcısı Carl Schmitt'in meşhur cümlesi şudur: "Egemen, olağanüstü hâle karar verendir." Giorgio Agamben ise bu fikri tersinden okur: Modern devletlerde istisna hâli giderek kuralın kendisi hâline gelir.

Tarihte sık görülen bir örüntü vardır: Kriz anında "geçici" olarak getirilen önlemler, kriz bittikten sonra da çoğu zaman yerinde kalır. Gözetim yetkileri, toplanma kısıtlamaları, olağanüstü yetkiler. Korkunun psikolojik işlevi burada ortaya çıkar: Korkmuş bir toplum, özgürlük ile güvenlik arasındaki pazarlıkta neredeyse her zaman güvenliği seçer.

5. Korkunun Endüstrisi

Medya teorisyeni George Gerbner, onlarca yıl süren "yetiştirme" (cultivation) araştırmalarında ilginç bir şey buldu: Televizyonu yoğun izleyenler, dünyayı gerçekte olduğundan çok daha tehlikeli bir yer olarak algılıyordu. Gerbner buna "Kötü Dünya Sendromu" dedi.

Bugün bu sendrom, cebimizdeki ekranlarla 7/24 çalışıyor. Kaza, suç, felaket ve tehdit haberleri, dikkat ekonomisinin en sadık müşterileridir. Korkmuş bir izleyici, ekrandan kolay kolay ayrılmaz.

6. Korkunun Biyolojisi: Tehdit Altındaki Beyin

Korkunun siyasette bu kadar etkili olmasının nedeni, beynimizin ona öncelik vermesidir. Bir tehdit algılandığında amigdala devreye girer ve beden saniyeler içinde savaş ya da kaç moduna geçer. Kalp hızlanır, kaslar gerilir, stres hormonları yükselir.

Yale Üniversitesi'nden nörobilimci Amy Arnsten'in çalışmaları bu sürecin daha az bilinen bir yanını gösterir: Yoğun stres altında planlama, muhakeme ve dürtü kontrolünden sorumlu prefrontal korteksin işlevi zayıflar; daha hızlı ve alışkanlığa dayalı tepkiler ağırlık kazanır. Kısacası korku anında düşünen beyin geri çekilir, tepki veren beyin öne çıkar. Bu, hayatta kalmak için mükemmel bir tasarımdır; demokratik bir müzakere için ise kötü bir zemindir.

Üstelik korkuyu yaşamak için tehlikenin ortasında olmamız gerekmez. California Üniversitesi Irvine'den Alison Holman, Dana Rose Garfin ve Roxane Cohen Silver'ın 2013 Boston Maratonu saldırısının ardından yaptığı araştırma çarpıcıdır: Saldırıdan sonraki hafta olayla ilgili haberleri günde altı saat ve daha fazla izlemek, yüksek akut stres belirtileriyle olay yerinde bulunmuş olmaktan bile daha güçlü biçimde ilişkiliydi.

Bu bulgu, kriz dönemlerinde ekran başında geçirilen saatlerin masum olmadığını gösteriyor. Durmadan tekrarlanan görüntüler beyne tehlikenin geçmediğini, hâlâ sürdüğünü söylüyor. Sürekli tehdit altında hisseden bir zihin ise güvenlik vaat eden her sese daha açık hâle geliyor.

7. Korkuya Rağmen Düşünmek

Psikolog Arie Kruglanski'nin bilişsel kapanma ihtiyacı üzerine çalışmaları, stres ve belirsizlik altında zihnimizin ilk bulduğu cevaba yapışıp onu dondurduğunu gösterir. Tehdit altında düşünce daralır; gri tonlar kaybolur, dünya siyah ve beyaza ayrılır.

Bu bir karakter zaafı değil, hayatta kalmaya programlanmış bir beynin varsayılan ayarıdır. Ama ayarlar değiştirilebilir:

  • Karar anında sorun: "Bu kararı değerlerimden mi veriyorum, korkumdan mı?"

  • Belirsizliğe tahammülü bir kas gibi çalıştırın. "Bilmiyorum" diyebilmek, kriz anında en olgun cümlelerden biridir.

  • Haber diyetinizi yönetin. Bilgilenmek ile korku içinde yüzmek arasında fark vardır.

  • Yatay bağlar kurun. Komşuluk, dostluk ve dayanışma ağları, dikey otoriteye sığınma ihtiyacını azaltan en güçlü psikolojik tamponlardır.

Sonuç: Güvenlik İhtiyacı Meşrudur, Bedeli Sorgulanmalıdır

Korku, insanlığın en eski yönetim teknolojisidir. Ateşin etrafında toplanan kabileden bugünün dijital meydanlarına kadar, korkuyu yönetebilen, insanları da yönetir.

Güvende olma ihtiyacınız tamamen meşrudur. Ama bu ihtiyacın kim tarafından, hangi bedelle ve ne kadar süreliğine karşılandığını sormak da sizin hakkınızdır. Korkmak insanidir; korkuya rağmen düşünebilmek ise özgürlüğün ta kendisidir.