Anlamın Peşinde: Frankl, Camus ve İçimizdeki Boşluk
Bazı danışanlar görüşmeye ilk geldiklerinde bir kriz anlatmazlar. İşleri yolundadır, ilişkileri fena değildir, faturaları ödenmiştir. Sonra o cümle gelir: "Her şey yolunda. Ama hiçbir şeyin anlamı yok gibi."
Bu, psikolojinin en eski ve en yeni sorularından biridir. En eski, çünkü insanlık bu soruyu binlerce yıldır soruyor. En yeni, çünkü maddi bolluk arttıkça bu cümleyi kuranların sayısı azalmıyor; aksine artıyor gibi.
Bu yazıda, bu boşluğa iki farklı kapıdan bakacağız: Bir toplama kampından sağ çıkan bir psikiyatrist ve dünyanın anlamsızlığını kabul edip yine de yaşamayı seçen bir yazar.
1. Varoluşsal Boşluk: Bolluk İçinde Kıtlık
Viktor Frankl, modern insanın yaşadığı bu duyguya varoluşsal boşluk (existential vacuum) adını verir. Hayvanları içgüdüleri yönlendirir; geleneksel toplumlarda insanları gelenekler yönlendirirdi. Modern insan ise ne yapması gerektiğini ne içgüdüsünden ne de gelenekten öğrenebilir. Geriye ya başkalarının yaptığını yapmak ya da başkalarının istediğini yapmak kalır.
Frankl'ın gözlemlerinden biri özellikle tanıdık gelecektir: "Pazar nevrozu." Haftanın koşturmacası durduğunda, içerideki boşluk birden görünür hâle gelir. Pazar akşamları çöken o tarif edilemez sıkıntı bazen yorgunluk değil, anlam kıtlığıdır.
2. Frankl: Hayat Bize Soruyor
Frankl, İkinci Dünya Savaşı sırasında Auschwitz dahil birkaç toplama kampında kaldı. Annesi, babası ve eşi kamplarda hayatını kaybetti. Bu cehennemi deneyimden çıkardığı sonuç, İnsanın Anlam Arayışı kitabının ve logoterapinin temelini oluşturdu.
Frankl, Nietzsche'nin bir düşüncesini sık sık anımsatır: Yaşamak için bir "neden"i olan insan, hemen her "nasıl"a katlanabilir. Kampta hayatta kalanların çoğu en güçlüler değil, bir anlamı tutunabilenlerdi: geri dönülecek bir sevgili, bitirilecek bir kitap, bekleyen bir çocuk.
Frankl'a göre anlamın üç yolu vardır:
Bir şey yaratmak ya da yapmak: Bir eser, bir iş, bir katkı.
Bir şeyi deneyimlemek ya da birini sevmek: Güzellik, doğa, sanat ve en çok da sevgi.
Kaçınılmaz acıya karşı bir tutum seçmek: Değiştiremediğimiz bir acıyı nasıl taşıdığımız.
Ve Frankl soruyu tersine çevirir: Hayatın anlamını sormayı bırakmalıyız. Çünkü asıl soran hayattır; biz ise cevabı sözlerimizle değil, sorumlu eylemlerimizle veririz.
3. Camus: Absürde Rağmen
Albert Camus ise başka bir yerden başlar. Ona göre absürd, insanın anlam arayan zihni ile bu soruya sessiz kalan evren arasındaki çatışmadan doğar. Dünya kendi başına absürd değildir; absürd, bizim beklentimiz ile dünyanın kayıtsızlığı karşılaştığında ortaya çıkar.
Camus, Sisifos Söyleni'nde bu yüzleşmeye üç olası cevabı inceler:
Fiziksel kaçış: Camus bunu kesin bir dille reddeder; absürdü çözmez, sadece ortadan kaldırır.
Felsefi intihar: Anlamsızlıktan kaçmak için kanıtlanamaz bir ümide sıçramak. Camus bunu da dürüst bulmaz.
İsyan: Absürdü kabul edip, ona rağmen tam bir bilinçle ve tutkuyla yaşamak.
Tanrıların cezalandırdığı, sonsuza kadar bir kayayı tepeye itip yuvarlanmasını izleyen Sisifos, Camus'nün kahramanı olur. Çünkü Sisifos kaderinin farkındadır ve yine de kayayı iter. Camus kitabı ünlü bir cümleyle bitirir: "Sisifos'u mutlu hayal etmek gerekir."
4. Frankl ile Camus Aynı Masaya Oturursa
Görünüşte bu iki düşünür zıt kutuplardadır. Frankl'a göre anlam keşfedilmeyi bekleyen bir şeydir; Camus'ye göre ise evrenin sunduğu hazır bir anlam yoktur.
Ama daha yakından bakınca ortak bir zemin görürüz. İkisi de umutsuzluğu reddeder. İkisi de sahte teselliyi reddeder. Ve ikisi de cevabı düşüncede değil, eylemde bulur.
Varoluşçu psikiyatrist Irvin Yalom bu noktayı klinik bir dille özetler. Yalom'a göre insanın dört temel varoluşsal kaygısı vardır: ölüm, özgürlük, yalıtmışlık ve anlamsızlık. Anlamsızlığa karşı en etkili tedavi ise onu düşünmek değil, hayata dahil olmaktır (engagement). Anlam, aranarak değil, yaşanırken ortaya çıkan bir yan üründür.
5. Psikoloji Ne Diyor?
Güncel araştırmalar bu felsefi sezgileri büyük ölçüde destekler. Psikolog Michael Steger, anlamın varlığı ile anlam arayışını ayrı ayrı ölçtü. Hayatında bir anlam hissedenlerin iyi oluşu yüksekti; ama anlamı sadece arayan, henüz bulamamış olanlar daha fazla sıkıntı bildiriyordu. Yani arayışın kendisi, bazen yorucu bir döngüye dönüşebilir.
Roy Baumeister ve ekibinin 2013 çalışması ise mutluluk ile anlamlılığın aynı şey olmadığını gösterdi. Mutluluk daha çok almak, anı yaşamak ve ihtiyaçların karşılanmasıyla ilişkiliydi. Anlam ise vermek, başkaları için bir şey yapmak, geçmişi ve geleceği bir hikâyede birleştirmek ve hatta belirli ölçüde stres taşımakla. Anlamlı bir hayat, her zaman kolay bir hayat değildir.
6. Can Sıkıntısı: Anlamın Sessiz Alarmı
Anlam boşluğunun gündelik hayattaki en yaygın yüzü can sıkıntısıdır. Modern hayat ise can sıkıntısıyla hiç karşılaşmamamız için olağanüstü bir çaba harcar: Kuyrukta, asansörde, kırmızı ışıkta beklerken elimiz kendiliğinden telefona gider.
2014'te Science dergisinde yayımlanan bir dizi deneyde Timothy Wilson ve ekibi, katılımcılardan boş bir odada yalnızca düşünceleriyle baş başa kalmalarını istedi. Deneylerden birinde odada bir düğme vardı ve basıldığında hafif bir elektrik şoku veriyordu. On beş dakikalık bekleme süresinde erkek katılımcıların üçte ikisi ve kadınların dörtte biri, düşünceleriyle yalnız kalmak yerine kendine en az bir kez şok vermeyi seçti. Üstelik bu kişiler deneyden önce, aynı şoktan kaçınmak için para ödemeye razı olduklarını söylemişti.
Psikologlar Erin Westgate ve Timothy Wilson'ın sonraki çalışmaları, can sıkıntısının iki kaynağı olduğunu öne sürer: dikkatimizi verecek bir şey bulamamak ve yaptığımız şeyi anlamlı bulmamak. Yani can sıkıntısı, zihnin “Şu an yaptığın şey sana bir şey ifade etmiyor” uyarısıdır.
Telefonu her elimize aldığımızda bu alarmı susturuyoruz. Ama alarmı susturmak yangını söndürmez. Belki de anlam arayışının ilk adımı, can sıkıntısına biraz tahammül etmek ve ona “Bana ne söylemeye çalışıyorsun?” diye sorabilmektir.
7. Anlamı Aramak Yerine Anlama Yürümek
Peki pratikte ne yapabiliriz?
"Neden?" yerine "Kim için?" diye sorun. Anlam çoğu zaman bir başkasının hayatına dokunduğumuz yerde filizlenir.
Küçük anlam birimleri biriktirin. Hayatın büyük anlamını bulmaya çalışmak yerine, bugünün küçük anlamını arayın: bir sohbet, bitmiş bir iş, bir iyilik.
Değerlerinizi yazın. Ne istediğinizi değil, nasıl bir insan olmak istediğinizi. Hedefler biter; değerler bir pusula gibi yön gösterir.
Değiştiremediğiniz acıya karşı tutumunuzu seçin. Bu acıyı güzellemek değil; onunla nasıl bir insan olacağınıza karar vermektir.
Sonuç: Kayayı İtmeye Devam Etmek
Belki de "Hayatın anlamı ne?" sorusu yanlış sorulmuş bir sorudur. Frankl'ın dediği gibi hayat bize soruyor olabilir. Camus'nün dediği gibi hiç kimse sormuyor da olabilir. Her iki durumda da cevap aynı yerden gelir: Bugün, şu an, kayayı nasıl ittiğimizden.
Eğer bu boşluk uzun süredir hayatınızın rengini solduruyorsa, onu yalnız taşımak zorunda değilsiniz. Anlam bazen tek başına değil, bir başkasıyla konuşurken bulunur.