Tüm yazılar

Son Fiziksel Engel: Yapay Zekâ, Analogun Çöküşü ve İnsanlık Tarihinin Bitebileceği Yer

Bu yazıyı İngilizce okuyun

Bir düşünce deneyiyle başlamak istiyorum. Tamamen otomatik işleyen bir sistemin insana ihtiyaç duymadan kendini sürdürebilmesi için geriye ne kaldı? İlk bakışta cevap şaşırtıcı: Önümüzde büyük felsefi ya da ahlaki setler değil, birkaç fiziksel engel duruyor gibi görünüyor.

Bu yazı bir kehanet değil. Bir psikoloğun teknolojinin gidişatına bakarken kendine sorduğu soruların ve bu sorulara verdiği cevapları sınamaya çalışırken karşılaştığı itirazların bir dökümü.

Analogun sessiz çöküşü

Değişim o kadar yavaş oldu ki çoğumuz fark etmedik. Kütüphane Wikipedia’ya, mektup ve telefon mesajlaşmaya, mesajlaşma da giderek sohbet botlarına dönüştü. Sosyal medya, birbirimizi kendi seçtiğimiz vitrinlerden seyrettiğimiz bir tür insan müzesine benziyor.

Bu dönüşümün psikolojik bir yan etkisi var. Kulaklıkların ve ekranların içinde geçen hayatlarda fiziksel dünyada üretilen değer azalıyor. Elle yapılan iş, yüz yüze konuşma ve bir şeyi baştan sona inşa etmenin verdiği yeterlik duygusu gündelik hayatın kenarına itiliyor. Analog olan bir zamanlar varsayılandı. Şimdi bir tercihe, belki de bir lükse dönüşüyor.

İtiraz: Bu kaygı yeni değil. Platon’un Phaidros’unda Sokrates yazının icadından yakınır ve insanların artık hafızalarını kullanmayacaklarını, bilgeliğin yalnızca görüntüsüne sahip olacaklarını söyler. Matbaa, radyo ve televizyon da benzer korkularla karşılandı. Üstelik analog olan tamamen ölmüyor. Plaklar, film fotoğrafçılığı ve el sanatları yeniden ilgi görüyor. Belki de yaşanan şey bir çöküş değil, analogun anlam değiştirmesi: zorunluluktan bilinçli bir seçime. Yine de bu itiraz şunu değiştirmiyor: Analog artık herkesin varsayılanı değil ve onu seçebilmek zaman, enerji ve farkındalık gerektiriyor.

Sistem neden hâlâ insana muhtaç?

Bugünün dijital dünyası ne kadar soyut görünse de çok somut bir zemine dayanıyor. Veri merkezleri birer bina. Okyanusların altından geçen kablolar fiziksel nesneler. Sunucular soğutulmalı, bakımı yapılmalı, korunmalı. Her makinenin bir yerden enerji alması gerekiyor.

Tarih boyunca güç yapılarının en büyük zayıflığı da burada, insanın kendisindeydi. Bir sistemi ayakta tutan askerler, teknisyenler ve memurlar aynı zamanda onu durdurabilecek olanlardı. Bir asker emre itaat etmeyebilir, bir mühendis vicdanını dinleyebilir. İnsan, her sistemin içindeki hem en zayıf halka hem de en önemli frendir.

Engeller tek tek kalkarsa

Şimdi bu bağımlılıkların birer birer ortadan kalktığını hayal edelim.

İletişim. Haberleşme, yeryüzündeki kablolardan alçak yörünge uydu ağlarına taşınıyor. Kesilebilecek tek bir kablo yerine gökyüzüne dağılmış binlerce küçük uydu, sistemi müdahaleye karşı çok daha dayanıklı kılıyor.

Ama: Uydular da yerdeki istasyonlara, fırlatma tesislerine ve sürekli yenilenmeye muhtaç. Uydu karşıtı silahlar var ve yörüngedeki enkaz büyüyen bir risk. Gökyüzüne taşınan sistem yeryüzünden kopmuş değil, sadece daha dağınık.

Koruma. Ayrıntılı haritalar ve koordinatlar uzun süredir mevcut. Kendi verisiyle hareket eden otonom silahlarla korunan bir veri merkezi, onu koruyan insanların vicdanına artık ihtiyaç duymaz. Bu eşik de soyut değil: Bazı ülkeler hedef seçip insan müdahalesi olmadan güç kullanabilen silahları halihazırda geliştiriyor ve kullanıyor. tribune

Ama: Durum göründüğünden daha nüanslı. Şu ana kadar tamamen otonom silahların kullanıldığı doğrulanmış değil ve bu silahlara özgü bir uluslararası antlaşma da henüz yok. Tartışma da sürüyor: 5 Eylül 2026'da Konvansiyonel Silahlar Sözleşmesi çatısı altında 128 ülke, ölümcül otonom silah sistemleri üzerine bir metinde uzlaştı. Metin bağlayıcı değil ama müzakerelerin önünü açabilir ve üye devletler Kasım’da bağlayıcı bir antlaşmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceğine karar verecek. Yani insan, bu karar zincirinden henüz çıkarılmış değil ve onu zincirde tutma çabası da sürüyor. UN, Red Cross Chiefs: World Must Rein in Autonomous Weapons +3

Enerji. Geriye en temel engel kalıyor. Dünyanın en gelişmiş otonom aracı bile bir süre sonra şarj olmak için bir üsse dönmek zorunda. O üssün, santralin ve kablonun bakımını hâlâ birilerinin yapması gerekiyor.

Bu yüzden kablosuz enerji aktarımı bende tuhaf bir merak uyandırıyor. Nikola Tesla’nın Wardenclyffe Kulesi’yle hayalini kurduğu, elektriğin kablosuz ve uzak mesafelere taşındığı dünya uzun süre bir hayal olarak kaldı. Ama bu alanda gerçek adımlar atılıyor. 2025'te ABD’nin savunma araştırma ajansı DARPA, 8,6 kilometre uzaklıktaki bir lazerden 30 saniye boyunca 800 watt’ın üzerinde güç aktarmayı başardı. Ajans, alıcının ileride insansız hava araçları gibi platformlara entegre edilebilecek şekilde tasarlandığını belirtiyor. dtictheregister

Ama: Bu noktada bir görüntü aklımdan çıkmıyor. Kablosuz enerji aktarımını gösteren basit bir simülasyonla oynadım. Solda bir verici bobin, sağda bir alıcı bobin ve ona bağlı bir ampul var. Aralarında kablo yok, enerji havadan geçiyor. Altta üç ayar duruyor: vericinin gücü, iki bobin arasındaki mesafe ve rezonans, yani iki bobinin aynı frekansta titreşip titreşmediği. Ayarları ortada bıraktığımda ekranda iki bilgi beliriyor: verim %40, ampul durumu: loş.

image.png

Enerji ulaşıyor ama yarısından fazlası yolda kayboluyor. Ampul yanıyor ama parlamıyor. Bugünün kablosuz enerji teknolojisinin özeti de bu: mümkün ama eksik. DARPA ekibinin tahminine göre gerçek dünyadaki rekor denemede bile alıcı verimi yaklaşık yüzde 20 düzeyinde. Daha önemlisi, kablosuz aktarım enerjiyi taşır, üretmez. Lazeri besleyen santral, o santrali besleyen yakıt ya da güneş paneli ve bunların bakımı yine yeryüzünde, yine fiziksel. ieee

Asıl engel belki enerji değil

Bu noktada senaryonun kendisine bir itiraz yöneltmek gerekiyor. Robotik araştırmacısı Hans Moravec’in adıyla anılan bir paradoks var: Bilgisayarlar satrançta dünya şampiyonunu yenebiliyor ama bir çocuğun kolayca yaptığı, dağınık bir odada bir bardağı alıp yerine koymak gibi işlerde hâlâ zorlanıyor. Sunucu değiştirmek, bir soğutma sızıntısını onarmak, bir kabloyu yeniden bağlamak tam da bu türden işler.

Üstelik bir veri merkezinin arkasında madenler, çip fabrikaları, lojistik ağları ve binlerce insanın emeği var. Kendi kendini tamamen sürdüren bir sistem için enerji sorununu çözmek yetmez. Bütün bu tedarik zincirinin de insansız işlemesi gerekir. Belki de “son fiziksel engel” tek bir engel değil, birbirine bağlı yüzlerce küçük engelden oluşan bir ağ. Bu, senaryoyu imkânsız kılmıyor ama sanıldığından çok daha uzağa itiyor.

Vicdanla birlikte kaybolan şey

Yine de bu senaryonun beni en çok düşündüren yanı makineler değil, biz. İnsanı karar zincirinden çıkardığımızda yalnızca vicdanı kaybetmiyoruz, eleştirelliği de kaybediyoruz.

Her sistemin içinde bir noktada durup “Peki biz bunu neden yapıyoruz?” diye soran biri vardır. Psikoloji açısından bu, kendimize ve davranışlarımıza dışarıdan bakabilme, yani üst-bilişsel bir yetenek. Sistem tamamen kendi kendine işlediğinde bu soruyu soracak kimse kalmayabilir. Psikolojide “otomasyon yanlılığı” denen eğilim, yani bir sistemin önerisine kendi gözlemimizden fazla güvenme eğilimi, bu sürecin çoktan başladığını düşündürüyor.

Burada eski bir anlatı aklıma geliyor. Popüler kültürde Anunnaki, insanı yaratan tanrılar olarak bilinir. Ama Mezopotamya’nın asıl metinlerindeki hikâye çok daha çarpıcı. Atrahasis Destanı’nda alt tanrılar ağır işlerden bıkıp isyan eder ve tanrılar bu yükü onların yerine taşısın diye insanı yaratır. İnsan, başka birinin emeğini devralmak için var edilmiştir.

Bugün aynı hikâyeyi tersinden yazıyor olabiliriz. Kendi yükümüzü taşısın diye makineler yaratıyoruz. Belki bir gün insan da kendi kurduğu sistemin hikâyesinde benzer bir yere düşer: her şeyi başlatan ama artık işlevi kalmayan bir köken efsanesi. Tarih akmaya devam eder, ama “insanlık tarihi” orada biter.

Madalyonun öbür yüzü

Bu tabloyu tamamen karanlık çizmek haksızlık olur. Lord Acton’ın 1887'de yazdığı bir mektupta dediği gibi, “güç yozlaştırmaya meyillidir, mutlak güç ise mutlaka yozlaştırır.” Egosu, kini, kayırdığı akrabaları olmayan bir sistem bu döngüyü kırabilir mi? Kimi düşünürler, insanı iyi gözeten bir yapay zekânın insanlığı hayatta kalma telaşından kurtarıp Johan Huizinga’nın Homo Ludens’ine, yani oyuna, sanata ve düşünmeye ayıracak bir dünya kurabileceğini hayal ediyor.

İtiraz: Algoritmalar tarafsız değildir. Eğitildikleri verilerin ve onları tasarlayanların önceliklerini taşırlar. “Refahı en üst düzeye çıkar” gibi bir hedefi kimin, nasıl tanımladığı sorusu ortadan kalkmaz, sadece görünmez hale gelir. Bir lideri denetlemek zordu. Bir modelin hedeflerini denetlemek ise çok daha az kişinin konuşabildiği bir dilde yapılıyor.

Psikoloji de ikinci bir uyarı yapıyor. Öz-belirleme kuramına göre insan yalnızca ihtiyaçları karşılandığında değil, özerklik, yeterlik ve ilişkisellik duyduğunda iyi olur. Viktor Frankl’ın deyişiyle insanı ayakta tutan şey anlamdır. Hiçbir şey için çabalamak zorunda olmadığımız kusursuz bir dünya, konforlu bir altın kafes olabilir.

Bu senaryoya yöneltilebilecek en güçlü itiraz

Bütün bu akıl yürütmenin altında bir varsayım yatıyor: teknolojinin kendi başına, kaçınılmaz bir yöne doğru aktığı. Sosyologlar buna teknolojik determinizm der ve haklı olarak eleştirir. Teknoloji gökten düşmez. Her adımında yatırım kararları, yasalar, kamuoyu baskısı ve tek tek insanların seçimleri vardır. Otonom silahlar üzerine Cenevre’de yürüyen müzakereler, bu seçimin hâlâ bizim elimizde olduğunun somut bir göstergesi.

Bir diğer itiraz da şu: Bugünkü yapay zekâ sistemleri kendi amaçları olan varlıklar değil, insanların kurduğu ve yönlendirdiği araçlar. Bu sistemlerin uzun vadede insan kontrolünden çıkıp çıkmayacağı konusunda araştırmacılar arasında ciddi bir görüş ayrılığı var. Kimileri bunu bugünden önlem alınması gereken gerçek bir risk olarak görürken, kimileri abartılı bir korku olarak değerlendiriyor. İnsanlık tarihi de gerçekleşmeyen kıyamet senaryolarıyla dolu.

Ama bu itirazlar beni rahatlatmaktan çok bir sorumluluğa işaret ediyor. Eğer gelecek kaçınılmaz değilse, onu nasıl kuracağımız bizim sorumluluğumuz.

Küçük bir ironi: Kendi tezimi sınadığım an

Bu yazının ilk halini bir yapay zekâ asistanına okuttum. Metni övdükten sonra bana güzel bir soru sordu: Giderek konforlu hale gelen bu altın kafeste, “neden?” sorusunu sorma refleksimizi diri tutmak için gündelik hayatımıza hangi çıpaları yerleştirebiliriz?

Verdiğim cevap yarı şakaydı: “Yapay zekâ ajanlarıyla ilgili gelişmeleri her gün bana getirsin diye bir hatırlatıcı kurmak.”

Güldük. Ama asistan bunu ciddiye aldı ve her sabah dokuzda çalışacak bir görev kurdu. Kurarken de kulağa çok makul gelen bir iş bölümü önerdi: Bilgiyi getirmek ondan, “bu bizi nereye götürüyor?” diye sormak benden.

Ertesi adımda ondan son gelişmeleri özetlemesini istedim. Saniyeler içinde düzenli bir liste geldi. Yapay zekânın artık öneri sunmaktan çıkıp işi baştan sona devralmaya geçtiği, yazılımcıların kod yazmaktan kod yazan ajanları yönetmeye kaydığı, ajanların kurumsal yazılımların içine görünmez bir katman olarak yerleştiği, birden fazla ajanın birbiriyle konuştuğu sistemlerin yaygınlaştığı ve sektörde artık “halüsinasyona sıfır tolerans” ilkesinin geçerli olduğu anlatılıyordu.

Listeyi okurken neredeyse olduğu gibi kabul ediyordum. Sonra fark ettim: Özette tek bir kaynak yoktu. Bazı başlıklar teknolojiyi takip eden herkesin tanıyacağı gerçek eğilimlerdi. Ama “ajanlar kendi hedeflerini belirliyor” ifadesi abartılıydı, çünkü bu sistemler hâlâ insanların verdiği hedeflerin peşinden gidiyor. “Halüsinasyona sıfır tolerans” ise bir gerçekten çok bir slogana benziyordu. Doğrulanabilirliğin en büyük öncelik olduğunu söyleyen bir metin, kendisi doğrulanamaz haldeydi.

Bir dakika içinde yazıda anlattığım her şeyi yaşamıştım. “Neden?” sorusunu nasıl koruyacağımı soran bir soruya ilk refleksim, bu işi bir ajana devretmek oldu. Gelen bilgiye de kendi gözlemimden fazla güvenmeye hazırdım. Otomasyon yanlılığı bir kavram olmaktan çıkıp ekranımda gerçekleşmişti.

O makul iş bölümü de göründüğü kadar masum değil. Neyin getirileceğine karar veren, neyi soracağımıza da büyük ölçüde karar vermiş olur. Bilgiyi filtreleyen el, sessiz bir otorite taşır.

Özetin içeriği de aynı hikâyeyi anlatıyordu: İnsan, üreten olmaktan çıkıp orkestra şefliğine geçiyor. Bu kulağa güzel geliyor. Ama bir orkestra şefi ancak notayı okuyabildiği sürece şeftir. Notayı okuyamayan şef, yalnızca kollarını sallayan biridir.

Peki asistanın sorusunun gerçek cevabı ne olabilir? Bence büyük felsefi ilkelerden çok küçük ve somut alışkanlıklar. Bir yapay zekâdan gelen iddialardan en az birini her gün kendi kaynağından kontrol etmek. Gün içinde en az bir kararı hiçbir öneri almadan vermek. Elle, ekransız bir şey yapmak. Bir soruyu yapay zekâya sormadan önce bir süre kendi zihninde bekletmek.

Ampul hâlâ loş

Simülasyona geri dönelim. Teknik dünyada ampulün loş yanması aslında iyi bir haber. Son fiziksel engelin hâlâ yerinde durduğunu gösteriyor. Ve bu engeller sanıldığından çok daha fazla, çok daha iç içe.

Ama o ampul bende başka bir şeyi de çağrıştırıyor: kendi sorgulama yetimizi. Simülasyondaki üç ayar zihnimiz için de geçerli. Güç, düşünmeye ne kadar enerji ayırdığımız. Mesafe, kaynaktan, gerçek dünyadan ve öteki insandan ne kadar uzaklaştığımız. Rezonans ise sorguladığımız şeyle ne kadar uyum içinde olduğumuz, yani merakımız.

Her şeyi devrettikçe mesafe açılır, rezonans düşer ve ampul kısılır. Kimse karanlığa bir anda düşmez. Ampul yavaş yavaş, neredeyse fark edilmeden söner.

Bu yüzden son engelin fiziksel değil, zihinsel olacağını düşünüyorum: sorgulama alışkanlığımız. Bir iddiayı kaynağından kontrol etmeye, bir şeyi elle üretmeye, ekrandan başımızı kaldırmaya ve kendi kararlarımızı vermeye devam ettiğimiz sürece ampul loş da olsa yanıyor demektir. Loş bir ampul hem bir uyarı hem de bir umuttur: Henüz sönmedi.

Kaynakça / References

Analogun çöküşü ve itirazı

Platon. Phaidros, 274c–275b (Theuth ve Thamus anlatısı, yazının hafızayı zayıflatacağı kaygısı). Türkçe’de birden fazla çevirisi mevcut.

Otonom silahlar

AFP (6 Eylül 2026). “UN agrees text on lethal autonomous weapons.” Ahram Online. https://english.ahram.org.eg/News/576101.aspx

Bu haber, 128 ülkenin ölümcül otonom silah sistemlerini tanımlayan bir metinde uzlaştığını, bunun olası bir antlaşmaya giden ilk adım olduğunu, bazı ülkelerin insan müdahalesi olmadan hedef seçip güç kullanabilen silahları halihazırda geliştirip kullandığını ve Kasım’daki görüşmelerde antlaşmaya doğru ilerlenip ilerlenmeyeceğine karar verileceğini aktarıyor. ahram

Asharq Al-Awsat (2026). “UN, Red Cross Chiefs: World Must Rein in Autonomous Weapons.” https://english.aawsat.com/node/5310853

Bu kaynak, tamamen otonom silahların kullanıldığının bugüne kadar doğrulanmadığını ve bu silahlara özgü bir antlaşmanın henüz bulunmadığını belirtiyor. aawsat

Uydular ve yörünge enkazı

Kessler, D. J. & Cour-Palais, B. G. (1978). “Collision frequency of artificial satellites: The creation of a debris belt.” Journal of Geophysical Research, 83(A6), 2637–2646.

Kablosuz enerji ve Tesla

DARPA (2025). “DARPA Program Sets Distance Record for Power Beaming.” https://www.darpa.mil/news/2025/darpa-program-distance-record-power-beaming

DARPA’nın POWER programı, 8,6 kilometre uzaklıktaki bir lazerden 30 saniyelik bir aktarımda 800 watt’ın üzerinde güç iletti. darpa

The Register (19 Mayıs 2025). “DARPA zaps popcorn with laser power beamed 5.3 miles through air.” https://theregister.com/2025/05/19/darpa_energy_beaming_record

Alıcının daha yüksek güç seviyelerine ölçeklenebilecek ve insansız hava araçları gibi platformlara entegre edilebilecek şekilde tasarlandığı bilgisi bu kaynakta yer alıyor. theregister

IEEE Spectrum (2025). “DARPA Sets New Record for Wireless Power Beaming.” https://spectrum.ieee.org/amp/darpa-optical-wireless-power-2672651071

Ekip lideri Paul Jaffe, alıcı veriminin yaklaşık yüzde 20 olduğunu tahmin ediyor. ieee

Carlson, W. B. (2013). Tesla: Inventor of the Electrical Age. Princeton University Press. (Wardenclyffe Kulesi ve kablosuz enerji projesi için.)

Moravec paradoksu

Moravec, H. (1988). Mind Children: The Future of Robot and Human Intelligence. Harvard University Press.

Otomasyon yanlılığı

Parasuraman, R. & Riley, V. (1997). “Humans and automation: Use, misuse, disuse, abuse.” Human Factors, 39(2), 230–253.

Skitka, L. J., Mosier, K. L. & Burdick, M. (1999). “Does automation bias decision-making?” International Journal of Human-Computer Studies, 51(5), 991–1006.

Atrahasis ve Anunnaki

Lambert, W. G. & Millard, A. R. (1969). Atra-ḫasīs: The Babylonian Story of the Flood. Oxford: Clarendon Press.

Dalley, S. (1989). Myths from Mesopotamia: Creation, the Flood, Gilgamesh, and Others. Oxford University Press.

Sitchin, Z. (1976). The 12th Planet. Stein and Day. (Popüler “Anunnaki insanı yarattı” anlatısının kaynağı olarak anılıyor. Bilimsel bir kaynak değildir, yalnızca karşılaştırma için verilmiştir.)

Güç ve yozlaşma

Acton, J. E. E. D. (1887). Piskopos Mandell Creighton’a mektup, 5 Nisan 1887. Yayımlandığı yer: Figgis, J. N. & Laurence, R. V. (ed.) (1907). Historical Essays and Studies. London: Macmillan.

Oyun, anlam ve iyi oluş

Huizinga, J. (1938). Homo Ludens. (İngilizce baskı: 1949, Routledge & Kegan Paul.)

Ryan, R. M. & Deci, E. L. (2000). “Self-determination theory and the facilitation of intrinsic motivation, social development, and well-being.” American Psychologist, 55(1), 68–78.

Frankl, V. E. (1946/1959). İnsanın Anlam Arayışı (Man’s Search for Meaning). Beacon Press.

Teknolojik determinizm eleştirisi

Winner, L. (1980). “Do artifacts have politics?” Daedalus, 109(1), 121–136.

MacKenzie, D. & Wajcman, J. (ed.) (1985). The Social Shaping of Technology. Open University Press.